M3hm3t_k
Yeni Üye
Rep Gücü 158
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 21
|
 |
« : 15 Ağustos 2007, 15:00:09 » |
|
Peygamberimiz (s.a.s.) Savaşları...
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Hayat kronolojisi -VI-
Huneyn savaşı (h.8/m.630) Mekke'nin alınması ile Kabe putlardan temizlenmiş, müşriklerin çoğu Müslüman olmuştu. İslâmın ışığı hızla dünyaya yayılıyordu.
Mekke yakınlarında oturan Havazin Kabilesi vardı. Bunlar putlara tapan kalabalık bir kabile idi. Mekke'deki putların kırılmasından sonra sıra kendi putlarına geldiğini düşünerek Müslümanlarla savaşmaya karar verdiler. Müslümanlara saldırmak üzere Mekke ile Taif arasında Huneyn denilen yerde 20.000 kişilik bir ordu toplandı. Peygamberimiz henüz Mekke'den Medine'ye dönmemişti. Düşmanın bu hazırlığını haber alınca 12.000 kişilik bir ordu toplayarak düşmanın bulunduğu Huneyn denilen yere hareket etti.
Düşman dar bir vadide pusu kurmuştu. Müslümanlar çokluklarına güvenerek düşmanı önemsemediler, gereken tedbirleri almadılar. Sabahın alacakaranlığında İslâm ordusu vadiden geçerken, pusuda bekleyen düşmanın şiddetli hücumuna uğradı. Müslüman ordusu bozuldu ve dağılmaya başladı. Bu durum İslâm'ın geleceği için çok tehlikeli, idi.
Düşman ordusunun şiddetli saldırılarına cesaretle karşı koyan ve savaş alanında dimdik ayakta duran tek bir kahraman kalmıştı. O da Hz. Muhammed (s.a.s.) idi. Peygamberimiz (s.a.s.) dağılan Müslümanları yanına çağırdı. O'nun sesini duyan İslâm ordusu yeniden toparlandı. Düşman üzerine saldırıya geçti. Bu amansız saldırı karşısında düşman ordusu neye uğradığını şaşırdı. Dağılıp kaçmaya başladı. Müslümanlar savaşın başında kısa bir zaman yenik düştükten sonra tekrar zafer kazandılar ve buna çok sevindiler. Düşman savaş alanında çok sayıda esir, binlerce deve, koyun ve çok miktarda gümüş bırakarak kaçtı.
Bu savaş, Peygamberimiz (s.a.s.)'in cesareti, azim ve sebatı sayesinde kazanılmıştır.
Evtas savaşı ve Taif kuşatması (h.8/m. 630) Müslümanlar Hûneyn'den kaçan düşmanı Evtas denilen yere kadar kovaladılar. Orada yeniden toparlanmakta olan düşmanı yakalayıp, yere serdiler ve kesin bir galibiyet elde ettiler. Düşman bundan sonra bir daha toparlanamadı. Bu savaşta Müslümanlardan 4 kişi şehit oldu. Düşmandan 70 kişi öldürüldü.
Taif Kuşatması Huneyn savaşında müşriklerin başı olan Malik b. Avf kaçarak Taif kalesine sığınmıştı. Bunun üzerine İslâm ordusu Taif kalesini kuşattı. Taifliler, kalelerine kapanarak kendilerini savundular. Kuşatma bir ay kadar sürdü fakat kale sağlam olduğu için alınamadı. Müslümanlar da kuşatmayı kaldırarak geri döndüler. Taifliler daha sonra puta tapmaktan vazgeçerek Müslümanlığı kabul ettiler. Peygamberimiz, yeni Müslüman olan Mekkelilere Kur'an-ı Kerimi ve İslâm dini'ni öğretmek için Muaz b. Cebel'i Mekke'de bırakarak ashabı ile birlikte Medine'ye döndüler.
Tebük seferi (h.9/m.630) Tebük Medine ile Şam arasında bir yerdir. Mekke fethedildikten sonra İslâm dîni hızlı bir şekilde yayılmaya başladı. Bizans imparatorluğu İslâm'ın yayılmasını önlemek için savaş hazırlığına başladı. Hristiyan olan Araplar da onunla birlik oldular. Bunu haber alan Müslümanlar gönüllü asker toplamaya başladılar. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Osman ordunun donatımı için büyük yardımda bulundular. Kadınlar da süs eşyalarını bağışlayarak bu hizmete katıldılar.
Düşman kuvvetlerini dağıtmak üzere Peygamberimiz 30.000 kişilik bir ordu ile Medine'den yola çıktı. Yazın sıcağında yüzlerce kilometrelik çölü aşarak Tebük'e geldiler. Düşman, savaşmaktan kaçındı ve kalelerine kapandı. Müslümanların karşısına çıkan olmayınca savaş yapmaya gerek kalmadı ve İslâm ordusu geri döndü. Böylece düşman sindirilmiş ve seferden beklenen sonuç elde edilmiş oldu.
Peygamberimizin savaşlarının özellikleri Peygamberimiz insanları güzel sözlerle İslâm'a davet etmiş ve hiç kimseye kaba ve kırıcı davranmamıştır. Buna karşılık müşrikler, Peygamberimize ve O'na inananlara her türlü kötülüğü yapmışlardır. Dini inançlarından dolayı bir çok Müslüman'a dayanılmaz derecede eziyet edilmiş, bazıları da insafsızca öldürülmüştür.
Müslümanlar, kendilerine yapılan bu insanlık dışı muamelelere tam on üç yıl sabretmiştir. Sonunda, doğup büyüdükleri vatanlarını bırakarak Medine'ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Ancak, Medine'de de Müslümanları rahat bırakmadılar. Bu durum karşısında Müslümanların kendilerini korumak için savaşmaktan başka çareleri kalmamıştı. Bunun üzerine, hicretin ikinci yılında savaşa izin verildiğini bildiren ayetler nazil oldu. Bu ayetlerin anlamı şöyledir;
"Kendileriyle harbedilenlere, zulme uğradıkları için savaşa izin verilmiştir. Şüphesiz ki Allah, onlara yardım etmeye kadirdir." (Hac Suresi, 39)
"Sizinle harbedenlerle, Allah yolunda siz de savaşınız ve aşırı gitmeyiniz, Allah, aşırı gidip, tecavüz edenleri sevmez." (Bakara Suresi, 190)
Gerek bu ayetlere, gerekse Peygamberimizin yaptığı savaşlara bakınca şu özellikleri görürüz:
1-Peygamberimizin savaşları saldırı amacına yönelik değildir. Çünkü İslâm, barış dinidir. 2-Bu savaşlar, düşman saldırılarını önlemek, Allah'ın adını yüceltmek, Müslümanların dinlerini, canlarını ve mallarını korumak için yapılan savunma savaşlarıdır. Çünkü haksızlığa ve tecavüze uğrayan insanlar, kendilerini savunma hakkına sahiptirler.
Hz. Ebû Bekir'in hac emirliği (h.9/m.631) Hicretin 9. yılı Hac mevsimi gelince, Peygamberimiz (s.a.s.) hacca gitmek için toplanan 300 kişi ile Hz. Ebû Bekir'i Hac emiri olarak Mekke'ye gönderdi. Arkasından da Hz. Ali'yi yolladı.
Hz. Ali, Hac vazifelerinin nasıl yapılacağını açıklayarak şunları tebliğ etti;
"Bundan sonra puta tapanların Hac etmesi ve Kabe'nin çıplak olarak tavaf edilmesi yasaklanmıştır."
İslâm tarihinde ilk defa bu yıl, dini esaslara uygun olarak Hac vazifesi yerine getirilmiştir.
Veda haccı (h.10/m.632) Mekke fethedildikten sonra İslâm dini hızla yayıldı. Allah'ın birliği inancı iyice kalplere yerleşti. Kurtuluşun İslâm'da olduğunu gören insanlar, kendiliklerinden gruplar halinde gelip Müslüman olmaya başladılar. 23 yıllık şerefli bir mücadelenin hayırlı sonucunu gören Peygamberimiz (s.a.s.), hicretin onuncu yılında yüz binden fazla Müslüman'la birlikte Hacca gitti.
Peygamberimiz (s.a.s.), Arafat'ta yaklaşık 124 bin Müslüman'a hitaben meşhur hutbesini okudu. Buna "Veda Hutbesi" denir. Bu hutbeden sonra şu anlamdaki ayet-i kerime nazil oldu;
"Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size Din olarak İslâm'ı seçtim." (Mâide Sûresi, 3)
Peygamber Efendimiz, ahiret yolculuğunun yaklaştığını ve bundan sonra Hac edemeyeceğini anladığı için burada Müslümanlara veda etti. Bu sebeple, Peygamberimizin bu haccına "Veda Haccı" denilmiştir.
Peygamberimiz, Hac vazifesini tamamladıktan sonra beraberindeki Müslümanlarla birlikte Medine'ye döndü.
Veda hutbesi Bu hutbede, eşitlik ilkeleri bildirilmiş, gerçek anlamda huzur ve mutluluğun temelleri atılmıştır. O zaman, sesi uzaklara ulaştıracak hoparlör gibi bir alet olmadığından, Peygamberimizin söylediği her cümle, bir başkası tarafından yüksek sesle tekrar ediliyor, bütün cemaate anında duyuruluyordu. Bu hutbe, insan hakları evrensel beyannamesinden çok önce, insan haklarını koruyucu önemli hükümler getirmiştir.
Veda hutbesinde yer alan bu hükümler şunlardır: 1- İslâmiyetten önceki bütün cahiliyet gelenekleri kaldırılmıştır. 2- Bütün insanlar eşittir. Bir insanın diğerinden üstün olması; Allah'a saygı iledir. 3- Can, mal ve namus kutsaldır, her türlü tecavüzden korunmuştur. 4- Emanetler sahiplerine verilmelidir. 5- Faizin her türlüsü haramdır. 6- Kan davaları kaldırılmıştır. 7- Erkekler, kadınların haklarını gözetecekler, kadınlar da erkeklerin haklarına riayet edeceklerdir. Hem kadın, hem de erkek zinadan kaçınacaktır. 8- Bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinin hakkına tecavüz etmek haramdır. 9- Hizmetçilere iyi davranılacaktır. (Peygamberimizin (s.a.s.) Tarihi Veda Hutbesinden Bölümler Şahid ol yâ Rab. Şahid ol yâ Rab. Şahid ol yâ Rab.
Peygamberimizin hastalanması ve vefatı (h.10/m.632) Peygamberimiz, Veda Haccını yapıp Medine'ye döndü ve bir süre sonra hastalandı. O, görevinin sona erdiğini ve bu dünyadan göçme zamanının geldiğini anlamıştı. Hastalığı günden güne artıyordu. Hasta iken de ezan okununca Mescide gidip namazları kıldırıyordu. Fakat ölümüne üç gün kala hastalığı ağırlaştı. Mescide çıkamadı. Hz. Ebû Bekir'in cemaate imamlık yapmasını ve namazları kıldırmasını emretti.
Kızı Hz. Fatıma her gün babasını ziyaret ediyordu. Ölüm döşeğinde kızına şu nasihatta bulundu:
"Ey Peygamberin kızı Fatıma, Seni ahiret gününün sorumluluğundan kurtaracak hayırlı işler yapmaya bak. Peygamber kızı olmak sana bir şey kazandırmaz. Ben seni o günün dehşetinden kurtaramam."
Hastalığının ilerlediği bir gün de ashabına şunları söyledi: "Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser havuzunun kenarıdır. Her kim orada benimle buluşmak isterse, elini ve dilini lüzumsuz iş ve sözden korusun. Bu dünyadan göçme zamanımın geldiği bana haber verildi. Allah'ıma kavuşacağıma seviniyorum. Ümmetimden ayrılacağım için de üzgünüm. Ben haberimi aldım. Allah'a gidiyorum."
Ölümünden iki gün önce ashabtan bazılarının yardımıyla Mescid'e geldi. Yavaş yavaş minbere çıktı. Yüzünü cemaate çevirerek şöyle dedi;
"-Ey Müslümanlar! Şayet birinize karşı kötülük yapmışsam, onun karşılığını kabule hazırım.
- Kime vurduysam, işte arkam gelsin vursun.
- Kimin bende alacağı varsa, işte malım, gelsin hakkını alsın."
8 Haziran Pazartesi sabahı Peygamberimizin hastalığı biraz hafifleyince Mescide gitti. Oturduğu yerde Hz. Ebû Bekir'e uyarak sabah namazını cemaatle kıldı. Mescid'den evine dönünce hastalığı arttı. O gün kuşluk vakti olunca; "Ya Rab! Ölüm şiddetine karşı bana kolaylık ver. Canımı tatlılıkla al" diye dua etti. Yanında bir kapta soğuk su vardı. Elini suya batırıp, bununla mübarek yüzünü serinletiyordu. Nihayet öğle üzeri elini kaldırdı. Şehadet parmağını yukarı doğru dikti; "Refikr-i Alaya-Yüce Dosta" dedi. Son sözü bu oldu.
Allah elçisi 63 yaşında mübarek ruhunu mevlasına teslim etti. (12 Rebiu'levvel Pazartesi, H. 10-M.8 Haziran 632)
Peygamberimiz (s.a,s.) vefat ettiği yerde defnedildi. Medine'de O'nun kabrinin bulunduğu yere "Ravza-i Mutahhare" denilmektedir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) 23 yıllık Peygamberlik hayatının 13 yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçmiştir. O, insanlığın mutluluğu için çalıştı. Son Peygamber olarak görevini hakkıyla yerine getirdi ve bu dünyadan göçtü.
Peygamberimizin vefatından sonraki olaylar Peygamberimizin ölümü Müslümanlar arasında derin bir üzüntü meydana getirdi. Medine-i Münevvere mateme büründü. Ashab'tan bazıları O'nun ölümüne inanmak istemediler. O sırada Hz. Ebû Bekir geldi. Peygamberimizin yüzünü açıp öptü ve ağladı. Sonra kısa bir konuşma yaparak Ashabı teskin etti.
Aynı gün yapılan uzun görüşmelerden sonra Hz. Ebû Bekir 1. Halife seçildi. Ertesi Salı günü Müslümanlar mescidde toplanarak Hz. Ebû Bekir'e biat ettiler.
Peygamberimiz (s.a.s.) ölümünden bir gün sonra, yani Salı günü, vefat ettiği yerde defnedildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) hastalandığı zaman yanında yedi dirhem parası vardı. Bu parayı sadaka olarak fakirlere dağıttırmıştı. Vefat ettiğinde parası yoktu, geriye para olarak bir şey miras bırakmadı.
O'nun bıraktığı en büyük miras; dünyayı karanlıklardan çıkarıp aydınlığa kavuşturan İslâm'ın nuru ve insanları gerçek huzur ve mutluluğa kavuşturan ahlâk ve fazilet ilkeleridir.
Ne mutlu Kur'an-ı Kerimin gösterdiği ve Peygamberimizin çizdiği nurlu yoldan gidenlere...
Peygamberimizin çocukları Peygamberimizin yedi çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunların üçü erkek, dördü kızdır. Erkek çocukları; Kasım, Abdullah ve İbrahim'dir.
Kız Çocukları; Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve Fatıma'dır.
Bunların altısı Hz. Hatice'den, oğlu İbrahim, Mariye'den doğmuştur.
Kasım ile Abdullah Peygamberlik gelmeden küçük yaşta öldüler. Peygamberimiz (s.a.s.) çocuklarının ölümüne çok üzülmüştü. Peygamberimizin bir künyesi de "Ebû'l-Kasım"dır. Yani Kasım'ın babası. Peygamberimiz (s.a.s.) bu künyeden çok hoşlanırdı. Bunda küçük yaşta kaybettiği oğlunun ismi geçtiğinden teselli bulurdu. Diğer oğlu İbrahim ise, hicretten sonra Medine'de doğdu. O'da küçük yaşta vefat etmiştir. Oğlunun ölümü üzerine Peygamberimiz gözyaşı dökerek şunları söyledi; "Göz yaşarır, kalp üzülür. Allah'ın rızasına uygun olandan başka bir söz söyleyemeyiz. Ey İbrahim, seni kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz." İbrahim'in öldüğü gün güneş tutulmuştu. Bazı kimseler; "İbrahim'in ölümü için güneş tutuldu" dediler. Peygamberimiz bu düşüncenin yanlış olduğunu bildirerek şöyle buyurdu;
"Şüphesiz güneş ve ay, Allah'ın ayetlerinden iki nişandır. Bunlar hiç kimsenin ölümünden ya da hayatından dolayı tutulmazlar."
Peygamberimizin kızlarının hepsi büyümüş ve evlenmişlerdir. Hz. Fatıma'dan başka üç kızı Peygamberimizden önce vefat etmiştir. Küçük kızı Fatıma, Hz. Ali ile evlenmiştir. Peygamberimizin soyu onun neslinden devam etmiştir.
Aşere-i Mübeşşere Peygamberimiz (s.a.s.) ashabından on kişinin cennete gireceklerini müjdelemiştir. Bunlara "Aşere-i Mübeşşere" denir. Anlamı; Cennetle müjdelenen on kişi demektir. İsimleri Şunlardır;
1- Hz. Ebû Bekir 2- Hz. Ömer 3- Hz. Osman 4- Hz. Ali 5- Talha 6- Zübeyr 7- Abdurrahman b. Avf 8- Sa'd b. Ebi Vakkas 9- Said b. Zeyd 10- Ebû Ubeyde b. Cerrah.
Peygamberimizin ashabı Peygamber Efendimizi gören ve Müslüman olarak ölen kimselere "Ashab" denir. Ashab, iki kısımdır;
1. Muhacirler: Müşriklerin eziyetlerinden kurtulmak ve dini vazifelerini korkusuzca yerine getirmek amacıyla Mekke'den Medine'ye göç eden Müslümanlara "Muhacir" denir.
2. Ensar: Mekke'den gelen Müslümanlara her türlü yardımı yapan o zamanın Medine halkına "Ensar" denir.
Muhacirlere yardımcı olduklarından dolayı kendilerine "Ensar" adı verilmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in insanlığa ışık tutan yüksek ahlâkı Allah'ın en sevgili kulu, son ve en büyük Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) bir saadet güneşi olarak doğdu. Kurumuş topraklar su ile canlandığı gibi Yüce Allah, Peygamberimiz ile dünyaya yeniden hayat verdi.
O'nun kalplere yerleştirdiği iman ışığı sayesinde yanlış inançlar silindi, cehaletin yerine ilim, zulmün yerine hak ve adalet, kin ve düşmanlığın yerine insan sevgisi geldi. Gerçek anlamda İslâm kardeşliği kuruldu. Kadın, ailede ve toplumda layık olduğu değere kavuştu.
Sevgili Peygamberimiz insanlara, dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösterdi. Öğrettiği ahlâk ilkelerini önce kendisi yaparak en güzel örnek oldu. Peygamberimizin kalbi insan sevgisi ile dolu idi. O kadar merhametli idi ki elindekini yoksullara verip kendisi aç kaldığı bile olurdu. Sadece insanlara değil hayvanlara karşı da şefkat ve merhamet gösterirdi. Susayan bir kediye kendi eli ile su içirmiş, hayvanlara iyi davranılmasını emretmiştir.
Peygamberimiz çocukları çok sever, onları kucağına alıp okşardı. Bir adam, Peygamberimizin bir çocuğu sevip öptüğünü görünce: "Benim on çocuğum var. Onların hiç birini öpmüş değilim" dedi.
Peygamberimiz ona; "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyurdu. Namaz kılarken bile oynamak için omuzlarına çıkan sevgili torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in bu davranışlarını hoşgörü ile karşılamış oyunlarını tamamlamalarını beklemişti.
O, son derece alçak gönüllü idi. Zengin, fakir ayırımı yapmaz, bir hizmetçi bile davet etse giderdi. Yoksul ve fakir kimselerle birlikte oturup yemek yer, en fakir insanların evlerine giderek hal ve hatırlarını sorardı.
Hastaları ziyaret eder, iyileşmeleri için dua ederdi. Bir meclise gittiği zaman boş bulduğu yere oturur, ayaklarını başkalarına karşı uzatmazdı.
Adamın biri Peygamberimizi ziyarete gelmiş, huzuruna girince heyecandan titremeye başlamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz ona şöyle dedi: "Arkadaş titreme! Ben bir hükümdar değilim. Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum."
Elbisesini kendi eliyle yamar, ayakkabısını onarır, çarşıya giderek ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alarak eve kendisi getirir, kimseye yük olmazdı.
Sevgili Peygamberimiz örnek bir aile reisi idi. Kadınlara son derece nazik davranır, ev işlerinde onlara yardım ederdi. O, şöyle buyurmuştur:
"Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı iyi davranandır."
Peygamberimiz, misafiri çok sever, onlara bizzat kendisi hizmet ederdi. Müslüman olmayanlardan kendisini ziyarete gelenlere de aynı şekilde davranırdı.
O, hiç kimseye kötü söz söylememiş, kırıcı bir davranışta bulunmamış ve ömründe kimseyi azarlamamıştı.
On yıl Peygamberimizin hizmetinde bulunan Enes diyor ki; "Peygamberimiz bana hiçbir gün "of bile demedi. Yaptığım bir şey için, bunu neye yaptın; yapmadığım bir iş için de neye yapmadın, diye azarlamadı."
Peygamberimiz, güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Başkaları konuşurken onları dinler, sözlerini kesmezdi. Gördüğü kusurları kimsenin yüzüne vurmazdı.
Peygamberimizin yaşayışı sade ve temiz idi. Bedenini daima temiz tutar, elbiselerinin temiz olmasına çok dikkat ederdi. Dişlerini temizlemek için misvak kullanırdı. Pislikten hiç hoşlanmazdı. Ashabına, camiye temiz gelmelerini söylerdi. Bir defasında üstü başı pis olarak Camiye gelenlere: "Yıkandıktan sonra gelmiş olsanız daha iyi olurdu" buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz, doğru sözlü idi. Verdiği sözden asla dönmez, yalancıları hiç sevmezdi. Doğruluğu ve güvenilir kişiliğinden dolayı kendisine, "Muhammedü'l Emin"yani "Güvenilir Muhammed" denilmişti.
O, insanların en cömerdi idi, Kendinden bir şey isteyen hiç kimseyi boş çevirmez, "Ben ancak bir dağıtıcıyım, veren Allah'tır" derdi. Bununla beraber dilenciliği sevmez, bundan kurtulmaları için dilenenlere çalışıp kazanmanın yollarını gösterirdi. O, kimseden intikam almaz, bağışlamayı severdi. Kendisine fenalık edenlere bile iyilik ederdi. Kendisine yapılan iyilikleri hiç unutmaz, iyilik yapanları her zaman iyilikle anardı. Yaşlılara saygılı davranır, küçüklere sevgi ve şefkat gösterirdi. Süt kardeşlerini gördüğü zaman ayağa kalkar, hırkasını yere yayarak onları oturttururdu. Peygamberimiz, tembelliği ve boş oturmayı sevmezdi. Mescidin yapılmasında taş taşımış, bir işçi gibi çalışmıştı. Ashab-ı Kiram, onun istirahat etmesini istemişse de, o yine çalışmaya devam etmişti.
Ashabı ile yaptığı bir yolculuk sırasında dinlenmek üzere bir yerde konakladılar ve yemek hazırlamak için aralarında iş bölümü yaptılar.
Peygamberimiz; "Öyle ise ben de yakacak toplayayım" demiş, arkadaşları çalışırken kendisi boş durmak istememişti.
Sevgili Peygamberimiz, maddi imkânlara sahip olduğu durumlarda da sade bir hayat yaşamış, elinde ne varsa yoksullara dağıtmıştır. Böylece toplumda sosyal adaleti sadece sözle değil, davranışları ile de göstermiş ve insanlığa örnek olmuştur.
|